Kahve, bu topraklarda hiçbir zaman sadece bir içecek olmadı; o, toplumsal ruhun en mahrem aynası, dostluğun sarsılmaz kalesi ve “kırk yıl hatırı olan” bir hayat mukavelesiydi. Ancak bugün, şehirlerin her köşe başını tutan; tabelalarında yabancı isimlerin parladığı, kahve kokusundan çok plastik ve karton kokusunun sindiği mekânlara bakınca sormadan edemiyoruz:
Biz, o köpüklü fincanın içindeki samimiyeti ne ara, hangi şuruplu kahveye takas ettik?
Çocukluğun İsli Cezvesi ve Bayram Sabahları
Hatırlayın eski bayram sabahlarını…Evin içinde, daha güneş doğmadan yükselen o kavrulmuş kahve kokusu, aslında bayramın geldiğinin ilk müjdecisiydi. Annelerimiz, gümüş tepsideki fincanları dizerken sanki bir ibadet titizliğiyle hareket ederdi. Biz çocuklar için kahve, “büyümenin” simgesiydi.
“Bir yudum alayım” dediğimizde, “Daha küçüksün, kararırsın” şakasıyla geri çevrildiğimiz o anlar; aslında o küçük fincanın taşıdığı kültürel ağırlığın bir göstergesiydi. Kahve bir olgunluk mertebesiydi; aceleye gelmezdi. Tadına varılarak, bir bardak buz gibi suyla ve en taze çifte kavrulmuş lokumla içilirdi. O zamanlar dostluklar da kahve gibiydi: taze, saf ve katkısız…
Komşunun kapısı “Müsait misin?” diye çalınmazdı; Kahveyi ocağa koydum, seni bekliyorum” denirdi. O ocak sönmez, o cezve soğumazdı.
Bugün ise dostluklar kafelerde önceden alınmış randevulara, kahve içmekse bir “zaman öldürme” eylemine dönüştü.
Eski Aşkların Suskun Tercümanı: Tuzlu Kahveden Göz Süzmeye
Eski aşklar, bugünün hızlı tüketilen ve bir parmak kaydırmasıyla biten ilişkileri gibi değildi. Bir genç kızın sevdiğine ikram ettiği kahve, bin kelimelik bir mektuptan daha fazlasını anlatırdı. Kız isteme törenlerinin o efsanevi “tuzlu kahvesi”, aslında bir dayanıklılık testi değil; sessiz bir sadakat yeminiydi. Damat adayı, o zehir gibi tuzlu kahveyi yüzünü ekşitmeden, hatta bir tebessümle içerken dünyaya şu mesajı verirdi:
“Senden gelecek her acı başım üstüne; senin elinden zehir olsa içerim.”
Şimdilerde aşklar, üzerine ismimiz yanlış yazılmış karton bardaklar eşliğinde, gürültülü müziklerin altında yaşanıyor. Ne o tuzun anlamı kaldı ne de o tadı göğüsleyecek yüreklerin sabrı… Eski aşklar, kahve buharı gibi ağır ağır tüterdi. Bir fincanın kenarına değen dudağın, bir gümüş tepsiyi tutan parmağın zarafeti vardı. Bugünün “latte” sevdalıları ise sevgilisinin gözlerinin içine bakmak yerine, elindeki bardağın üzerindeki logonun fotoğrafını çekip dünyaya ilan etmeyi tercih ediyor. Oysa aşk, o fincanın dibindeki telve gibi gizli ve derin kalmalıydı.
Bolaman’da Bir Fincan Kahve: Denizin Bildiği Sır
Oysa kahve, bazen bir zincirin tabelasında değil; Bolaman’da, sahilin kenarında, dalgaların taşlara usul usul vurduğu bir sabah vakti daha iyi anlaşılırdı. Plastik sandalyelerin, karton bardakların olmadığı; rüzgârın tuzla karışık kokusunun fincana eşlik ettiği o anlarda içilen kahve, insana kendini hatırlatırdı.
Bolaman’da kahve aceleyle içilmezdi. Önce denize bakılırdı. Ufuk çizgisine takılan gözler, köpüğü yavaş yavaş çöken kahveyle aynı ritimde sakinleşirdi. Bir yudum kahve, bir yudum deniz… Konuşulmasa bile anlaşılırdı insanlar; çünkü orada sessizlik bile anlamlıydı. Ne barista(Kahve Hazırlayan) vardı ne karmaşık isimler. Sadece közde pişmiş sade bir kahve, ince belli bir bardakta su ve martı sesleri…
Kahve, denizle yan yana geldiğinde daha bir ağırbaşlı olurdu; sanki dalgalar ona sabrı öğretmişti. İşte o sahilde içilen kahve, bugünün kalabalık ve gürültülü mekânlarında bulunamayan bir şeyi fısıldardı insana:
“Mutluluk, süslenmiş bardaklarda değil; durup bakabildiğin manzaradadır.”
Falın Gizemi ve Telvelerdeki Gelecek Umudu
Türk kahvesinin en sihirli, en duygusal yanı; bittikten sonra başlayan o gizemli yolculuktu: fincan falları. Kahve biter bitmez, “Haydi, kapat bakalım” denirdi. Fincan tabağa ters çevrilir, üzerine bir yüzük ya da bozuk para bırakılırdı ki kısmet çabuk gelsin. O bekleme süresi, aslında dostla edilen sohbetin en koyu, en sükûnetli anıydı.
Fal bakmak, geleceği bilmekten çok umudu diri tutmaktı. Bir dostun “Üç vakte kadar feraha çıkıyorsun” demesi, bugün en pahalı psikolog seansından bile daha şifalı gelirdi ruha. Modern kahve zincirlerinde ise içilen sıvı bittiğinde geriye sadece boş bir kâğıt yığını ve soğuk bir yalnızlık kalıyor.
İronik Bir İstila: Kendi Ellerimizle Büyüttüğümüz Yabancı
Bugün her yerde, adını telaffuz ederken dilimizin düğümlendiği; içine buzların, kimyasal şurupların ve krema yığınlarının doldurulduğu devasa “kahvemsi” içecekler var. İşin en acı tarafı şu: Bu yabancı kahve kültürünü biz, kendi özentimizle ve kendi elimizle büyüttük.
Eskiden mahalle kahvesinde közde pişmiş sade bir kahveyle dünyaları fetheden amcalarımızın yerini, bardağının üzerine ismi “Can” yerine “John” yazılmış olsa da ses çıkarmayan; modern kalabalıklar içinde kaybolmuş torunları aldı. Biz aslında kahveyi değil; kahvenin etrafında örülen güven duygusunu, sabrı ve zarafeti kaybettik.
Bir Yudumda Özümüze Dönmek
Peki, gerçekten unutuldu mu evi saran o Türk kahvesi kokusu? Hayır. Belki biraz tozlu bir rafa kaldırıldı ama ölmedi. Bu yabancı kültürü biz büyüttük, evet. Ama o devasa bardakların tatsızlığında boğulmak yerine, ocağa bir cezve koyup fincanı kapatmak ve “Neyse hâlim, çıksın falım” diyerek samimiyeti yeniden hatırlamak hâlâ bizim elimizde.
Eskiyi özlemek yetmez; eskiyi yaşatmak gerekir. Belki de şimdi, bu satırları okuduktan sonra telefonu bir kenara bırakıp o en eski dostu arayıp: “Kahveni ocağa koydum, falına bakacağız; gel…” demenin tam vaktidir.
Çünkü hayat, bir yudum kahvenin kırk yıl süren o asil ve derin hatırıdır. İnsan ne zaman özlese, Türk kahvesi o eski sesiyle fısıldar:
“Hatırın hâlâ bende.”
Baki Selamlar