Dijital Vitrinlerin Gölgesinde: Görünme Arzusu mu, Görünmezlik Esareti mi
Bugün toplu taşımada, kafelerde veya parklarda başınızı kaldırıp etrafınıza baktığınızda gördüğünüz manzara hep aynı: Hafifçe öne eğilmiş boyunlar, parmakların altından sızan mavi ışık ve dış dünyaya kapanmış binlerce zihin…
Artık sadece “orada” değiliz; hepimiz aynı zamanda “başka bir yerdeyiz”.
Algoritmaların Kıskacındaki Yaşamlar
Sosyal medya mecraları artık sadece fotoğraf paylaştığımız masum albümler değil. Arkasında devasa veri mühendisliklerinin yattığı bu platformlar, algoritmalar aracılığıyla neyi seveceğimizi ve en önemlisi “kim olmamız gerektiğini” bize fısıldıyor. Bir içerik paylaştığımızda gelen her “beğeni”, beynimizde küçük bir motivasyon ve haz patlamasına neden oluyor. Ancak beklenen o ilgi gelmediğinde kendimizi yetersiz hissediyoruz.
Takipçi sayımız, adeta modern dünyadaki özgül ağırlığımızı belirleyen yeni bir ölçü birimine dönüşmüş durumda. Ne kadar görünürsek o kadar var sayıldığımızı sanıyoruz. Oysa bu görünürlük, çoğu zaman yalnızca parlatılmış bir siluetten ibaret.
Binlerce Takipçi, Bir Avuç Dost
Hastanede bir yatağa düştüğünüzü hayal edin. Akıllı telefonunuza düşen yüzlerce “geçmiş olsun” emojisi, o odadaki sessizliği bozmaya yetmez. Ekranın ışığı söndüğünde, odanın karanlığında yanınızda kimin oturduğu, elinizi kimin tuttuğu ve gözlerinizin içine kimin samimiyetle baktığıdır asıl mesele.
Algoritmalar bize “etkileşim” satıyor; ancak etkileşim, asla bağ kurmak değildir. Bir fotoğrafın altına yazılan iki kelimelik yorum, bir dostun hastane koridorundaki endişeli bekleyişinin yerini tutabilir mi? Modern insan, ekran başında binlerce sahte tanıklık toplarken zor gününde başını yaslayacağı o tek omzu aslında çoktan kaybetmiş oluyor.
Sahadan Gelen Cevaplar: Telefonsuz Bir Gün Mümkün mü?
Bu satırları kaleme alırken, bir araştırmacı gazeteci merakıyla farklı yaş ve meslek gruplarından insanlara aynı soruyu sordum:
“Bir gün boyunca telefonunuzu kullanmadan yaşayabilir misiniz?”
Aldığım cevaplar şaşırtıcı olduğu kadar düşündürücüydü. Çoğu kişi, sorunun daha cümlesi bitmeden gülümseyerek başını iki yana salladı. Kimi “İmkânsız,” dedi, kimi “Telefon olmadan nefes alamam,” kimi ise “Elim ayağım kesilir,” benzetmesini yaptı. Telefonsuz bir gün fikri, birçok insan için aç kalmak kadar ürkütücüydü.
Ortak kanı neredeyse kesindi:
“Telefonsuz asla olmaz.”
Bu cevaplar, telefonun artık bir iletişim aracı olmaktan çıktığını; kimliğimizin, hafızamızın ve hatta varlık hissimizin bir uzantısına dönüştüğünü açıkça gösteriyordu. İnsanlar, sevdiklerinden çok telefonlarını yanlarında taşıyor; kaybolduğunda yaşanan panik, bir dostu kaybetmenin yarattığı endişeye neredeyse eşdeğer hissediliyordu.
Asıl çarpıcı olan ise şuydu: Telefonsuz kalmayı “yalnızlık” olarak tanımlayanlar, aslında dijital kalabalıkların içinde çoktan yalnızlaşmıştı. Ekran kapandığında geriye kalan sessizlik, en çok da bu bağımlılığın ne kadar derinlere işlediğini yüzümüze vuruyordu.
Son Yolculukta Kimler Var?
İnsanın bu dünyadaki izi, biriktirdiği tıklanma sayılarıyla değil, gidişinin yarattığı boşlukla ölçülür. Cenaze törenleri, bir insanın dijital mirasının ne kadar boş olduğunun en sarsıcı kanıtıdır. Sosyal medyada sizi takip eden binlerce kişi, vefat haberinizi gördüğünde sadece bir saniyeliğine duraksayıp ekranı kaydırmaya devam eder.
Oysa tabutunuzun altına girecek, gözyaşı dökecek ve hatıranızı gerçekten yaşatacak olanlar; o ekranların hiç tanımadığı, hayatın tozuna toprağına beraber bulandığınız, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen o “sahici” insanlardır. Bizler, bizi gerçekten tanıyan üç kişiyi, bizi sadece izleyen üç bin kişiye feda ediyoruz.
Eskiden…
Hatırlıyor musunuz? Eskiden bayram sabahları el öpmeye gidilir, komşunun kapısı çalınır, akşam yemeğinde herkes aynı sofrada buluşurdu. Gözlerimiz birbirine değer, seslerimiz havada yankılanır, kahkahalarımız odaları doldururdu. O zamanlar “beğeniler” yoktu; sadece samimi bakışlar ve içten sarılmalar vardı.
Ne zaman kaybettik o dokunuşları? Hangi ara kaybolduk dijitalin bu soğuk ve parlak ışıklarında? Bir zamanlar kalabalık sofralar kurardık, şimdi ise elimizdeki telefonla yapayalnızız.
Gönül Heybesindeki Tek Gerçek
Eskiler derdi ki:
“Sesini duymadığın, gölgesine sığınmadığın dost; kâğıt üstünde bir resim gibidir. Ne seni ısıtır ne de karnını doyurur.”
Bizler bugün camdan ekranlarda binlerce sahte güneş biriktiriyoruz ama ruhumuz üşümeye devam ediyor. Unutmayalım ki insanın gerçek serveti, ekranındaki rakamlar değil; düştüğünde elinden tutacak bir çift gerçek el, öldüğünde ardından içten bir dua okuyacak üç beş samimi yürektir.
Vakit geç olmadan gölgelere değil, asıllara sarılmalı insan. Çünkü hayat, bir ekran kaydırması kadar hızlı; gerçek bir dostun bakışı kadar ise sonsuzdur.
Bu dijital gürültünün ortasında, aslında yıllar öncesinden bir serzenişti benimkisi. 15 Eylül 2021’de kaleme aldığım ve Bekle Geleceğim Nezkam adlı şiir kitabımda yer alan şu dizeler, bugün yaşadığımız bu sahte kalabalığın bir önizlemesi gibiydi…
SOSYAL MEDYA
Sosyal medya mosyal medya dediler,
Gerçek olan arkadaşlığın içine ettiler.
Hani nerede gözlerinde dostluğu gördüğüm?
Sahte dostluklar kurulmuş bir kördüğüm.
Bir yazı yazarsın, hasedinden çatlarlar,
Yazılanları okurlar, aval aval bakarlar.
Bazen kuru bir nazla istemeden tıklarlar,
Bazen de hiç tıklamaz, adamı şaşırtırlar;
Güya benim sosyal medyada dostumlar!
Sayfalarında yüzlerce tanımadığı isimler,
Belki de birbirlerini hiç görmemişler.
Hasta olsan üç tanesi gelmez yanına,
Cenazen olsa kalkmaz, kalır yarına.
İstemezler arkadaşın başarılı olsun,
Yarın bir gün sana da katkısı olsun.
Nerede öyle mangal yürekli dostlar?
Onlar zaten dost değil, gezinen ruhlar.
Baki selamlar