Metrekareler Büyürken Küçülen Duygularımız
“EVDE KALMAK VE KAYBOLAN EV KÜLTÜRÜ”
Eskiden evler, sadece başımızı soktuğumuz birer barınak değil; karakterimizin şekillendiği, sabrı öğrendiğimiz, hayallerimizi büyüttüğümüz ve kendi dünyamızı inşa ettiğimiz birer “yaşam laboratuvarı” idi. Aynı zamanda ev, insanın kendine yetmeyi öğrendiği, azla mutlu olabildiği ve hayatın yükünü sadeleşerek hafiflettiği bir mekândı.
Bugün modern mimari bize devasa salonlar, gökyüzüne uzanan tavanlar ve akıllı sistemlerle donatılmış mekanlar sunuyor. Ancak metrekareler büyüdükçe, o dört duvar arasındaki üretim ruhu sanki dışarıdaki o hırçın anafora kapılıp gitti. Teknolojinin gürültüsü kapımızdan içeri girmeden önce, evde geçirilen zamanın bir ağırlığı, bir estetiği ve en önemlisi bir derinliği vardı. Ev, bir zamanlar yalnızca barınılan bir yer değil; üretimin, paylaşımın, dinlenmenin ve içe dönüşün merkeziyken, bugün çoğu insan için sadece kısa süreli uğranan bir durak hâline gelmiştir. Oysa ev, insanı dışarıdaki pahalı ve tüketici hayatın yükünden kurtaran en masrafsız sığınaktı.
Eskiden evde durmak, insanın kendi içine yaptığı en güzel ve en sakin yolculuktu. O sessiz saatlerde, dış dünyadan kopup eline kalem alan birinin yazdığı bir şiir ya da bir hatıra hikâye, sadece kâğıt üzerine düşen mürekkep damlası değildi; o anın ölümsüzleşmesiydi. İnsanlar duygularını dijital ekranlardaki uçucu “post”lara değil, sayfalarına dokunabildikleri, mürekkep kokusuyla harmanlanmış defterlere emanet ederlerdi. Günlük anılarımızı yazdığımız o defterler, insanın kendi kendisiyle yaptığı en dürüst, en yalın sohbetti. O gün ne yediğimizden ziyade, ne hissettiğimizi yazdığımız o satırlar, bugünkü yüzeysel iletişim çağının çok ötesinde bir ruh disiplini barındırırdı. Üstelik bu derinlik, hiçbir maddi harcama gerektirmeden insanı zenginleştirirdi.
Şiir yazmak, evde geçen zamanı bir anıya dönüştürmekti. Kelimelerin arasında kaybolurken, insan aslında kendini bulurdu. Bugün binlerce görseli saniyeler içinde tükettiğimiz sosyal medya mecralarının aksine, o zamanlar bir mısra üzerine saatlerce düşünülürdü. Bu, zihnin ev içindeki en büyük meşgalesiydi. Kendi kaleminden dökülen bir mısra, insanın evine olan aidiyetini pekiştirir; o dört duvarı bir şatoya dönüştürürdü. Evde kalmak, böylece insanı dışarıdaki pahalı eğlencelere muhtaç olmaktan kurtarırdı.
Evin en kutsal köşesi, genellikle o ağır kapaklı fotoğraf albümlerinin saklandığı yerdi. Bir fotoğraf albümünü açmak, bir zaman tüneline girmek gibiydi. Her kare üzerinde dakikalarca konuşulur, “Hatırlıyor musun o günü?” diye başlayan cümleler, akşamın karanlığını bir kandil gibi aydınlatırdı. Fotoğraflar dijital bulutlarda hapsolmamıştı; elimizde tuttuğumuz, zamanın yıpratıcı etkisini kâğıdın kenarında gördüğümüz gerçek anılardı. Bir fotoğrafa bakmak, sadece bir yüze bakmak değil, o günün kokusunu ve sesini eve davet etmekti. Bu anılar, hiçbir parayla satın alınamayacak bir zenginliğin sessiz tanıklarıydı.
Bunun yanı sıra, evde geçirilen zamanın en büyük tanıkları koleksiyonlardı. Özellikle pul koleksiyonculuğu, bir odanın içinden tüm dünyaya açılan sihirli bir kapıydı. Küçük bir kâğıt parçasının üzerindeki desenlerde uzak ülkelerin kokusunu almak, onları özenle deftere dizmek bir sabır imtihanıydı. Sadece pullar mı? Eski paralar, kartpostallar, hatta gazete kupürleri… İnsan, evinde biriktirdiği şeylerle aslında kendi kültür hazinesini oluştururdu. Bu uğraşlar, kişiye sadece bir hobi değil, aynı zamanda titizlik ve süreklilik kazandırırdı. Bir pul defterini düzenlemek, insanın kendi hayatını düzene sokması gibiydi ve bu düzen, tüketmeden biriktirmenin en zarif yoluydu.
Evde geçirilen zamanın en unutulmaz anları, bir kâğıt ve bir kalemin devleştiği oyun saatleriydi. Bugünün yüksek grafikli bilgisayar oyunlarının veremediği o saf heyecanı, isim ve şehir oyunu oynarken yaşardık. Saniyelerle yarışırken zihnimizin kıvrımlarında en ücra şehirleri, unutulmuş bitki isimlerini arardık. “J” harfiyle şehir bulmaya çalışırken yaşanan o tatlı telaş, aslında zihnimizi ne kadar diri tuttuğumuzun bir göstergesiydi. Bu oyunlar sadece vakit geçirmek değil, aile bireylerinin birbirinin zekasına ve bilgisine tanık olduğu paylaşımlardı. Üstelik bu paylaşımlar, ne bilet ne de yüksek harcamalar gerektirirdi.
Ya o adam asmaca oyunları? Bir kelimeyi bulabilmek için verilen o sessiz mücadele, aslında birer mantık ve strateji dersiydi. Bir de akşamüzeri mutfak masasında açılan iskambil falları vardı. Gelecekten bir haber beklemekten ziyade, o kartları dizerken yapılan derin sohbetler, dostlukların ve aile bağlarının pekiştiği anlardı. Kartların dizilişinde bir umut, bir hikâye, bir teselli aranırdı. Ev, böyle anlarda insanın en ucuz ama en değerli sığınağıydı.
Eskiden ev, sadece çocukların büyütüldüğü değil, hayat derslerinin verildiği bir akademiydi. Büyüklerimizden aldığımız o kıymetli nasihatler, sıradan birer öğüt değil, nesiller boyu süzülüp gelen birer bilgelik mirasıydı. Yaşlılarımızın hayat tecrübeleri, akşam yemeklerinden sonra içilen çayların en tatlı katığı olurdu. Onları dinlerken kazandığımız o iç disiplin, hayatın zorluklarına karşı bizi bir zırh gibi kuşatırdı. Evde kalmak, bu bilgeliğe ücretsiz bir şekilde erişebilmenin tek yoluydu.
Bugüne baktığımızda ise manzara hüzün vericidir. Evlerimiz eskisine göre daha sıcak, daha konforlu ve teknolojik donanımıyla birer uzay üssünü andırıyor. Ancak ne gariptir ki, bu kadar imkânla donatılmış olmamıza rağmen evlerimizde duramıyoruz. Kendimizi ne yaptığımızı, nereye vardığımızı bilmeden sokakların, alışveriş merkezlerinin o gürültülü ve nereye gittiği belli olmayan anaforuna bırakıyoruz. Oysa dışarının cazibesi çoğu zaman cebimizi boşaltırken, ruhumuzu da yoruyor.
Evde geçirilen zaman ile dışarıda geçirilen zaman bir değildir. Dışarısı bizi tüketirken, ev bizi inşa eder. Eğer kapımızı kapattığımızda o albümlere bakacak, bir iki satır şiir karalayacak, kâğıt üzerinde bir kelime oyunuyla zihnimizi zorlayacak ya da büyüklerimizin nasihatlerini zihnimizde tartacak o içsel zenginliği kendimizde bulamıyorsak; dünyanın en konforlu rezidansı bile bize sadece dar bir hücre olacaktır.
Modern insanın kurtuluşu, evin o eski, üretken, yaratıcı ve huzurlu ruhunu yeniden keşfetmesinde yatıyor. Çünkü gerçek özgürlük, dışarıdaki karmaşanın pahalı ve yorucu bir parçası olmak değil; kendi evinde, masrafsız bir sadelik içinde, kendi ruhunun derinliklerine sığabilmektir.
“İnsanın evi, dışarının gürültüsünü susturduğu değil, kendi iç sesini duyabildiği yerdir.”
Baki Selamlar